31 Aralık 2011 Cumartesi

Bir delinin hatıra defteri (9)

30 Aralık Cuma
Bu sabah Eres'ten gelen telefonla öğleden sonra planı belli oldu. Tuzak kokusu almama rağmen Mannheim'a gitmeyi kabul ettim. Neustadt tren istasyonunda buluştuk ve Eres'ten beklediğimiz gibi koşturmaya başladık. Neyse ki 20 metre sonra perona geldik ve ilk etap bitmiş oldu. Eres treni beklerken yolda benimle konuşmak istediğini söyleyince tuzaktan emin oldum. Bu konuşma tabii ki trende rahat rahat otururken değil de Mannheim'da koştururken yapıldı. Sonunda bir hayır konserinde kasa nöbetçiliği ve bir Porto Rikoluya Almanca dersi vermeyi kabul etmek zorunda kaldım.
Sonra bir kafeye girip bir şeyler içtik. Serkan ve ben kola şişesiyle küçük bir konser verdik. Kafeden sonra Eres ve Katja alışverişe gitti, ben de çocuklar açık hava paten pistinde kayarken onları bekledim.
Akşam evde çocuklarla yalnızdım ve aslında film seyretme planları yapıyordum ama çocuklar bir türlü uyumak istemediğinden bunu yapamadım. Uyuduklarında Dieter Nuhr'un daha önce seyretmediğim bir stand-up şovu vardı ve neşeli bir gece için gereken her şey tamamdı.
Korkusuz ve uykusuz bir gün geçirmiştim, iyi miydi bilmiyorum ama sanırım şikayet etmek için henüz çok erken.

30 Aralık 2011 Cuma

Bir delinin hatıra defteri (8)

29 Aralık Perşembe
Artık uyumak dışında bir şey yapmıyorum.  Uyanıkken de dış dünya ile iletişimimi en aza indirdim, hiç bir şey yapmak istemiyorum. İnsanlar bana yardım etmeye çalışıyor ama bütün bunları geri çeviriyorum. Neden böyle yaptığımı da şu an düşünmek istemiyorum. Uyumadığım zamanlarda topoloji kitabımdan bir paragraf okuyup anlamaya çalışıyorum.
Akşamı televizyon seyrederek geçirdim. Film seyrederken çikolatalı dondurma yemek ne güzelmiş. Güzel olan belki de her şeyden kaçabilmek ama kaçacak yerimin kalmadığı zamanlar da gelecek.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Bir delinin hatıra defteri (7)

28 Aralık Çarşamba
Bu gün öğleden sonra Speyer'deki teknik müzeye gittik. Uçaklar, gemiler, kara taşıtları ve uzay yolculukları ile ilgili sergiler vardı. Çocuklar epey eğlendi, ben de yeterince fotoğraf çekebildim. İlaçların etkisi artık iyice azaldı, sadece uyku ve arada tansiyon düşmesi gibi hisler var. Diğer yan etkilerin kaybolması ile kendimde birden yine hobilerimle ilgilenebilecek gücü buldum ama aynı zamanda artık eskisi gibi her şeyi de düşünebiliyorum. Bir şekilde bu ikisini birbiriyle kapıştırabilirsem belki rahat edebilirim.

27 Aralık 2011 Salı

Bir delinin hatıra defteri (6)

Bu sabah bizimkiler Fransa'ya gitmeye karar verdiler, daha doğrusu plan Fransa sınırını geçip biraz alışveriş yapıp geri dönmekti. Ben bu kadar uzun süre ayık duramayacağımı fakat Neustadt'a kadar beraber gelebileceğimi söyledim. Kitapçıları dolaşıp biraz da fotoğraf çekmeyi planlıyordum ve uykum geldiğinde de 10 dakikada evde olabilecektim. 
Önce heykellerle kiliselerin fotoğrafını çekmeye gittim, böylece panorama denemeleri de yapabilecektim. Kiliselerin biri onarımdaydı, diğeri ile yetinmek zorunda kaldım. Sonra heykelleri aramaya başladım. Bu sırada tekerlekli sandalyesiyle gezen yaşlı bir adam bana seslendi. Zaten söylenenleri anlayamıyorum bir de Pfälzisch konuşan birini anlamak zorunda kalacağımın stresini düşünerek yaklaştım. İlk cümle kolaydı, arabanın arka tekerleğine yapışmış bir şey var mı diye bakmamı istiyordu. Kontrol ettim, yoktu. Sonra eğer yanlış anlamadıysam, yıl boyunca arabanın tekerleğine tatile çıkmaya yetecek kadar para yapıştığını söyledi ve birbirimize iyi günler dileyip ayrıldık. Kitapçılarda aradığım ilanları bulamayınca eve dönmeye karar verdim.
Evde televizyon karşısında bir iki saat kestirmişim. Kalktıktan sonra ilacın hiç bir etkisini hissetmiyordum. Böylece mükemmel denilebilecek bir kaç saat geçirdim. 
Akşam evde yine yalnızım ve panikler arada geliyor. Bu sefer en kötü senaryoların yanında daha mantıklı varyantları da düşünebiliyorum. Yaptıklarımın ne kadarı benden ne kadarı ilaçtan geliyor bilmediğimden böyle ufak zaferlere sevinemiyorum.
Sevinmemekte haklıymışım, korkular artık her taraftan saldırıyor ve ilacım da beni terk etmiş. Uyuyabilmek için kitap okumayı da denedim ama olmuyor, bu akşamki savaşı kaybedeceğim kesinleşti. 

26 Aralık 2011 Pazartesi

Bir delinin hatıra defteri (5)

26 Aralık Pazartesi
Bu sabah baş dönmesinin yanında mide bulantısı da var. Katja elektronik bir hatayı düzeltmek için dışarı çıktı. Panik! Çocuklar odalarında ödev yapıyorlar ve arada anlamadıklarını bana soruyorlar. Onların yaşındayken rahatlıkla yaptığım soruları şimdi anlayamıyorum. Kafamda şu an sadece acaba elektronik postada ne yazıyordu sorusu var ve bu sefer ne yazık ki ilaçtan daha güçlüyüm.
Serkan arada bir yanıma geliyor ve yazdıklarımı okuyor ama anlıyor mu bilmiyorum. Belki de bunları benim yazdığımı bile bilmiyor.
Öğleden sonra biraz uyumaya çalıştım. Mangal hazır olunca beni kaldırdılar. Yemekten sonra çocukların dönme dolabını yapmaya başladım ama oturduğum yerde rahat edemiyorum.  Beş dakikada bir ara veriyorum. Sanki hastayım, eklemlerim ağrıyor, başım dönüyor ve midem bulanıyor. Ağzım kuru ve arada bir çenem kasılıyor.
Sonra çocuklar ormana gezmeye gitti, bu sefer ben evde kaldım. Ormanda yürüyebilecek kadar iyi hissetmiyordum kendimi, oysa ki hava bu gün mevsime göre oldukça sıcaktı. Gezintiden döndüklerinde tekrar dönme dolabın başına oturduk. Bu sefer daha uzun süre çalışabildim ve epey bir kısmını bitirdim. Kalkar kalkmaz hastalığım kendini yine hatırlattı, çalışırken bunu tamamen unutmuştum. Artık panikten çok hasta mıyım diye düşünüyorum.
İnsanlar bana ilacın dozunu azaltmamı söylüyor ama onları dinlememek için doktor her gün bir tane almamı söylediği bahanesini kullanarak bu teklifi reddediyorum.
Akşamı televizyon karşısında daha önce defalarca seyrettiğim filmlerle geçirdim. Gece bir gibi uykum kaçmış bir şekilde yatağa gittim ve kitap okumaya başladım. Uykusuzluğun en güzel ve etkili ilacının yardımıyla kısa sürede uyuyakalmışım.

25 Aralık 2011 Pazar

Bir delinin hatıra deferi (4)

25 Aralık Pazar
Dün gece tahminimde daha çabuk uykuya dalmışım ve güzel uyudum. Dokuz gibi kalktım ve ona doğru ilaçlarımı aldım. Neredeyse unutacaktım. Bu sefer baş dönmeleri ve baş ağrılarıyla boğuşuyorum.  Ev soğuk değil ama üşüyorum. Neden bilmiyorum ama dişlerimi de gıcırdatıyorum. Eğer gece uyurken böyle yapsam korkunç dişçi rüyaları görürdüm. Henüz uykum gelmedi.
İti an, çomağı hazırla. Saat onbir buçuk ve esnemeye başladım.
Öğlenden sonra biraz kestirdim ve çocuklarla dönme dolap kurmaya başladık. Bu sırada ilacın etkisini artık hissetmiyordum.
Saat dört buçuk. Panik yine şiddetli bir şekilde geri geldi. Aynı insanın kendi kendini gıdıklayamaması gibi. Ben bunları kendime söylediğimde bir şey yok ama başkası söyleyince felaket. Paniği anlamaya çalışıyorum ama düşünmeye başladığım anda kafamdaki görüntüler buharlaşıyor. Keşke panik de beraber kaybolsa ama o zaman problem çok kolay olurdu. Ne kadar sabırsızım.
İlacın etkisi ile duyu organlarım yavaşladı ama normalde sadece kadınların fark ettiği değişiklikleri fark edebiliyorum artık. Doktor ilacı verirken bağımlılık yapmaz demişti ama bazı yan etkileri için bağımlı olmayı isteyebilirim.
Akşam evde yalnızdım. Televizyonun karşısında köpük parçaları üretimine devam ettim. Sürekli aynı işi yapmanın uyuşturucu etkisi ile korkusuz, kolay bir akşam oldu.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Bir delinin hatıra defteri (3)

24 Aralık Cumartesi
Bu gün Noel. Gece iyi uyudum. Gördüğüm rüyaları da hatırlamıyorum, sadece birinde kar vardı ama nerede, neden bilmiyorum. Kalkmadan önceki ereksiyon kısa bir tebessüme yol açtıysa da işemeye gidince geçti. 
Hani çekilmiş dişin geride bıraktığı boşluğu dilimizle kurcalarız ya, ben de öyle ufak ufak beni deli eden düşüncelerle oynamaya başladım. Panik durumu ortaya çıkmadı ama şansımı zorlamak istemedim ve ilaçlarımı aldım. Noel nedeniyle bir hafta izin aldım şirketten ama sanırım tatilim planladığım gibi geçmeyecek. Umarım ilacın etkilerine çabuk alışırım yoksa işe döndüğümde epey sıkıntılar yaşayacağım. Son iki gün şirkette sadece uyumamaya çalıştım ve otomatik pilotta biraz program yazdım.
Bir saat oldu ve hala uyku bastırmadı. Belki de alışıyorum ilaca. Ses dalgalarını görünür hale getirmek için bir deney hazırlıyorum. Şimdilik paketlerde kullanılan plastik köpük bloklarını en küçük parçalarına ayırıyorum ve bu sırada bir kadının kocasını öldürmesi için neler yaşamış olması gerekir acaba diye düşünüyorum. Daha doğrusu düşünmeye çalışıyorum ama yapamıyorum. İlacı kullandıktan sonra bazen dost ateşi altında kalmışım gibi hissediyorum. Bu sefer dostum biraz daha ağır silahlarla saldırıyor. Baş dönmesi, titremeler ve parmaklarımda uyuşmalar var. Terlemeye de başladım. Sakinleşmek için biraz gitar çaldım ama sakinleştim mi? Hayır.
Çocuklarla çıktık ve kaynanamın evine gittik. Yol boyunca sersemlemiş bir şekilde yürüyordum. Çocuklara durumu fark ettirmemek çok zor geliyor artık. Ümit ve Serkan sürekli bir şeyler anlattılar, sanırım Serkan roket ve dünyanın yok olması projelerinden bahsediyordu. Ümit normalde o kadar hızlı konuşuyor ki, onu anlamayı beklemiyordum.  Beynim ise sadece bir şey düşünebiliyordu: Şimdi öbür ayağını ileri koy, şimdi diğerini. Böyle devam et.
Evde kanepeye uzandım ve sonunda gözlerimin uzun zamandır istediği şeyi yaptım. Bir saat sonra filan uyandım, Katja Noel alışverişinden gelmişti. Biraz sonra da Astrid Noel hediyeleri ile geldi ve akşam burada olmayacağından hediyelerimizi hemen açtık. Şu an çocuklarla ormanda gezmeye gitmek ile dönüp tekrar yatmak arasında kararsızım.
Ormandan döndükten sonra sıra Noel ağacı altında hediyeleri açmaya geldi. Çocuklar hediyelere bayıldı. İnsanların bu kadar mutlu olduğu bir anda bile hiç bir şey düşünemeden ve hissedemeden sadece var olmak ilginç bir tecrübeydi. Hareketleri olduktan sonra görebiliyordum, söylenenleri algılayamıyordum, daha doğrusu tepki verdikten sonra algılayabiliyordum.
Bu akşam için son görevim beraber akşam yemeği. Bunu da atlatırsam eve gidip kendi boşluğumda hayatıma devam edebileceğim. Daha önce paniğe kapıldığımda kalbim sıkışıyor gibi olurdu, şimdi sadece kısaca başım ağrıyor.
Şimdi evdeyim. Katja'nın netbook'unu söktüm ve sabit diskindeki verileri kurtardım ama netbook'u kurtaramadım. Şu anda uykum yok artık, bakalım uyumayı nasıl becereceğim bu gece.

23 Aralık 2011 Cuma

Bir delinin hatıra defteri (2)

23 Aralık Cuma
Bu sabah oldukça kolay uyandım. Dün ilacın beni neredeyse ayakta uyuttuğunu düşünerek hapı sirkette almaya karar verdim. Sabahları şirkete giderken yarım saat yürüyorum. Böylece işe vardığımda uyanmış da oluyorum ve kahveye ihtiyacım olmuyor. İlaç beni her seferinde bu kadar yorgun yapacaksa yürümenin başka bir faydasını bulmam lazım. Tamam, doktor düzenli spor yapmanın sinir sistemi için faydalı olduğunu söyleyen bir teoriden bahsetmişti. Başka bir spor türü bulana kadar işe gitmeyi düzenli spor hanesine yazabilirim. Saat sekiz gibi ilaçlarımı içtim (bir miktar da tansiyon ilacı kullanıyorum her gün) ve şimdi saat dokuz. Esnemeye başladım.
Daha öğlen olmadı ve gözlerim yine ağırlaştı. Başım dönmüyor ama etrafı da biraz bulanık görüyorum. Henüz panik olmadı. Dün bir arkadaşımın söylediği şeyleri düşünüyorum: Bu ilaç sadece beni rahatsız eden durumları ortadan kaldıracak ama sorunlarımı çözmeyecek.
Zaman ilerledikçe ilacın etkisi de değişiyor, belki de azalıyor. Normalde paniklemeye başladığımda korkularımı beynimden atamadığım düşüncelerle daha da çok tetikliyordum. İlacı kullandıktan sonra bir kaç saat panik durumu hiç ortaya çıkmıyor. Daha sonra panikler geri geliyor ama beynim o korkuları destekleyecek hiçbir şey düşünemiyor ve bu panik durumu çok kısa sürüyor. Hatta neden panik yaptığımı bile anlayamıyorum. Bu da beni biraz rahatsız ediyor. Bu düşünememe her durumda aktif. Hiç bir şey için 5-10 saniyeden fazla konsantre olamıyorum. Aslında ilaçtan beklediğim etki buydu ama keşke etkinleşeceği zamanları ben seçebilseydim.
Saat dört buçuk oldu ve panikler sıklaşmaya başladı. Bu sırada hala düşünemiyorum. Bir taraftan bu ilacın da işe yaramayacağını düşünmeye başlıyorum. Doktor bu ilaç beni tedavi edecek demedi ki ama. Sadece önce serotonin seviyesini düzelteceğiz ve sonra tedaviye nasıl devam edeceğimize bakacağız dedi. Bu en kötü senaryo düşüncelerinden ne zaman kurtulacağım?
Akşam eve geldiğimde kendimi yatağa attım ve çocuklara beni yarım saat sonra kaldırmalarını söyledim. Ümit bu tür işlerde makine gibidir, hatta kendi işini bırakır saati kontrol eder. Deliksiz uyumuşum ama kalktığımda gözlerim olaya kaldığımız yerden devam ediyoruz der gibiydi. 
Askerlikten hatırladığım bir durum daha ortaya çıkıyordu. Seksüel isteksizlik. Askerdeyken işe yarıyordu ama şimdi yeri ve zamanı mıydı? Reçeteye göre ilacın normal etkilerinden biriymiş. Şimdi gitar ibadetimi yapıp yatıyorum. Yarın Noel ve bir hafta tatilim var. Umarım vücudum bu ilaca alışabilir de işe dönünce saçmalamam.

22 Aralık 2011 Perşembe

Bir delinin hatıra defteri (1)

22 Aralık Perşembe
Bu sabah nörolog tedavinin ilk kısmı için bir ilaç yazdı. Her sabah bir tane içmem gerekiyor ve yaklaşık bir ay sonra tekrar muayeneye gideceğim. Bu sabah ilk hapımı aldım. Öğleden itibaren gözlerimi açık tutamaz oldum. Yan etkilerde yazan başlangıçta intihar düşüncelerindeki olası artış ortaya çıkmadı ama. Gün boyunca genelde neşeliydim. Fazla iş de yoktu. Bunun yanında arada hafif de olsa panik ve korkular ziyaretlerine devam ettiler. Bu uykulu olma durumu biraz rahatsız ediyor beni. Akşamları yapmayı istediğim şeyleri yetiştiremeyeceğim diye korkuyorum.
Akşam korktuğum başıma geldi. Origami, Noel hediyelerini paketleme derken artık koşturmaya başladığımı fark ettim. Konsantre olamadığım için en basit şeyler bile epey zaman almaya başladı. Yetmiyormuş gibi bir de bozulan bir netbook problemi çıktı. Sonra artık pes ettim ve biraz gitar çalıp yatmaya gittim. Yatakta bir süre bu akşam duş alıp almadığımı hatırlamaya çalıştım, almıştım. Normalde zaten unutkanımdır ama artık ilaçtan iyice korkmaya başlamıştım. Gece ise oldukça rahat uyudum.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Ümit ve Serkan (13)

Bir hikaye de Katja'dan:
Geçen hafta el işi dersinden sonra Ümit'le Katja arasında şöyle bir konuşma geçmiş:
Ümit: Anne, hani dayının dayısı geçen öldü, hatırlıyor musun? (Adam epilepsi hastasıymış ve merdivenden düşmüş, ölmüş. Olay Fas'ta meydana gelmiş).
Katja: Evet.
Ümit: Benim yüzümden mi öldü?
Katja: Hayır.
Ümit: Düştü mü? (Ölen dayıdan bahsediyor)
Katja: Evet.
Ümit: Deprem mi oldu?
Katja: Nereden çıkarıyorsun bunu?
Ümit: Geçen okuldan sonra bizi almak için geç kaldığında çok kızdım ve tepinmeye başladım. Orada bir deprem yapmış olabilir miyim?


10 Aralık 2011 Cumartesi

Origami : yıldız

Arada bir origami ile ilgilenirim. Genelde çocukların hoşuna giden bir şeyin nasıl yapıldığını internetten öğrenir ve onu yaparım. Birkaç hafta önce çocuklara Noel pazarında kağıttan yapılmış 3 boyutlu bir yıldız almıştık. Geçen gün odalarını temizlerken gördük ki, yıldız ezilmiş. Bunun üzerine internette bunların nasıl yapıldığını araştırdım. Aynısından olmasa da yine de güzel bir yıldız planı ve videosu buldum.




Bu sefer adi kağıtlar kullanmak yerine origami kağıdı aldım ve videodaki yıldızı yapmaya başladım. Gereken parçaları hazırlamak çok kolaydı. Parçaları birleştirmek de kolay sayılırdı ama son parçayı yerine koymak biraz zaman aldı. Sonuçta aşağıda fotoğrafını gördüğünüz yıldızı yapmış oldum.


8 Aralık 2011 Perşembe

Kendini başkasının yerine koymak

Geçen gün sorduğum soruların çözümü için problemin içindeki insanların kendilerini karşısındakilerin yerlerine koyması yeterliydi.

1. soru: Kırmızı şapkalı adaylardan biri şöyle düşünür:
Eğer başımda yeşil şapka olsaydı, diğer kırmızı şapkalı aday iki yeşil göreceği için ayağa kalkmayacaktı. Demek benim başımda kırmızı var. Burada hangi kırmızılının daha önce şapkayı bileceği önemli değil.

2. soru: Çobanlara A, B ve C diyelim. A çobanı şöyle düşünebilir: Hepimiz sadece diğerlerinin yüzü boyalı diye düşünüyor. Eğer öyle olsaydı, yani benim yüzüm boyasız olsaydı, B çobanı C'nin gülmesini anlamsız bulacaktı, çünkü C'den başka boyalı çobanın olmadığını düşünecekti. Fakat B hala gülüyor, demek garip bir durum yok ve benim yüzüm de boyalı.

3. soru: Kabile üyeleri adamın sözüne inanır ve kendi göz renklerinin de mavi olabileceğini düşünürlerse, saatli bomba çalışmaya başlar. Sorunun önce daha basit şekillerini çözelim. Eğer kabilede bir tane mavi gözlü insan varsa ve kabilede en az bir tane mavi gözlü insan olduğunu biliyorsa, bu kişi ertesi gün kendini kurban edecektir çünkü başka mavi gözlü kimseyi görmemiştir. Eğer kabilede iki mavi gözlü insan varsa, ilk gün bir şey olmayacaktır, çünkü iki mavi gözlü de bir başka mavi gözlü gördüğünden henüz kendini kurban etmeyi düşünmeyecektir. Fakat ilk gün sonunda diğer mavi gözlünün kendini kurban etmediğini görünce, demek kabilede bir mavi gözlü daha var diye düşünecek. Bu ikinci mavi göz çiftini göremediğine göre, ikinci kurbanın kendisinin olması gerektiği sonucuna ulaşacak. 100 mavi gözlü ile de mantık aynı. İlk 99 gün bir şey olmaz, sonraki gün bütün mavi gözlüler birden aydınlanır ve kurban bayramı kutlamaları başlar.

Kendimizi başkalarının yerine koyarak bir çok problemi çözmek mümkün. Yukarıdaki sorularda kendini başkalarının yerine koyanlar bir varsayımda bulundular ama. Herkesin aynı kurallar doğrultusunda hareket eden mantıklı insanlar olduğunu kabul ettiler. Eğer bu şartlar sağlanmazsa çok değişik sonuçlar çıkabilir. Örneğin 3. sorudaki kabilede bir tek kişi mavi gözlü olsa ve ertesi gün öğlende şaka olsun diye kendini kurban etmeseydi ne olurdu acaba?

7 Aralık 2011 Çarşamba

Havuz probleminden daha önemli bilmeceler

Aşağıda anlatacağım bilmeceler havuz problemleri kadar tanınmıyorlardır belki ama bence 'gerçek' hayatta daha önemlidirler. Hepsinin çözümündeki teknik aynıdır.

İlk soruyla tanışmam ortaokul başlarında oldu. Soru şöyleydi:
Kralımız 3 aday arasından başvezir seçecektir. Hepsi de çok zekidir ve göreve uygundur aslında ama sadece bir kişilik bir kadro vardır. Kral adaylarla bir oyun oynamaya karar verir. Adayları çağırtır ve oyunun kurallarını anlatır. Oyunda kırmızı ve yeşil olmak üzere iki tür şapka var. Adayların başına birer şapka koyulacak. Kimse kendi şapkasını göremeyecek. Karşısında 2 kırmızı ya da bir kırmızı ve bir yeşil şapka gören ayağa kalkacak, iki yeşil şapka gören oturacak. Kendi başındaki şapkanın rengini ilk bilen başvezir olacak. Sonra oyuna başlarlar ve kral adayların başlarına 2 kırmızı ve 1 yeişl şapka koyar. 3 aday da ayağa kalkar. Kırmızı şapka giyenlerden biri kırmızı der ve başvezir olur. Nasıl bir mantık yürütmüştür?

İkinci soru: Bir gün 3 çoban koyun otlatırken uyuya kalırlar. Yaramaz bir çocuk da gelir ve üçünün de yüzünü boyar. Çobanlar uyanınca birbirlerinin yüzlerine bakar ve gülmeye başlarlar. Yanlarında kendi yüzlerini görecek bir şey yoktur ve gülerken birbirleriyle konuşmamaktadırlar. Bir süre sonra biri kendi yüzünün boyalı olduğunu anlar ve susar. Nasıl?

Son soru: Bir adada yaşayan bir kabilede 1000 kişi vardır. Dinleri kendi göz renklerini bilmelerine izin vermiyor. Bu konuda birbirleriyle konuşmaları bile yasak. Kendi göz rengini öğrenen kişi ertesi gün öğlende kendini kurban etmek zorunda. Bütün kabile üyeleri dinlerine çok bağlı ve zeki ve mantıklı insanlar.
Bir gün adaya bir yabancı geliyor. Bu yabancı adamın şerefine bir yemek veriliyor ve herkes o yemeğe katılıyor. Misafir, Kabile üyelerinin 100 tanesinin mavi gözlü olduğunu görüyor. Diğerlerinin dinleri hakkında bilgi sahibi olmadığından düşüncesizlik edip şöyle bir şey diyor:
Benim gibi mavi gözlü insanları burada görmek ne kadar güzel!
Bu cümlenin kabile üzerinde nasıl bir etkisi olmuştur?

Çözüm tekniği ve çözümler bir sonraki yazıda.


5 Aralık 2011 Pazartesi

Almanya'da ilkokul

Bugün çocukların ilkokulda basit tek değişkenli denklemleri nasıl çözdüklerini ögrendim. Tabii ki çok basit bir yöntem ama ilkokuldayken böyle birşey öğrendiğimi hatırlamıyorum. Örneğin şöyle bir sorunun çözümüne bakalım:
Hans aklında bir sayı tutuyor (Para olayını aşmış adamlar). Bu sayıya önce 7 ekliyor ve sonra çıkan sayıyı 13 ile topluyor ve 41 sayısını buluyor. Hans aklında hangi sayıyı tutmuştur?

Soruyu çözerken önce aşağıdaki şeklin noktalı çizginin üst tarafında kalan yarısı çiziliyor. Sonra öğrenci şeklin alt tarafını üstteki işlemlerin terslerini (+ işareti - oluyor, - işareti + oluyor) yazarak tamamlıyor. Sonra sonuçtan başa doğru oklar takip edilerek işlemler yapılıyor ve ara değerler bulunuyor. Böylece küçük çocuklara bilinmeyen kavramını öğretmeden bir bilinmeyenli basit denklemleri çözdürüyorlar.


4 Aralık 2011 Pazar

Ümit ve Serkan (12)

Bu haftasonu konumuz balondu. Ümit kutlama partilerinden kalan balonlarla yanıma geldi ve bunları şişirmemi istedi. Birkaç tanesini şişirdikten sonra küçük bir deney göstereyim dedim. Şişirdiğim balonu saçlarıma 5-10 kere sürttükten sonra balonu ayçekirdeği kabuklarına yaklaştırdım. Kabuklardan birinin balona doğru uçmasıyla  Ümit kahkahalarla gülmeye başladı. 2 yıl önce aynı deneyi tarakla yaptığımda böyle bir tepki almamıştım. Daha sonra balonla daha başka küçük cisimleri hareket ettirmeye başladık. Serkan'ın saçlarını dikleştirmeyi de başardık bu arada.
Bugün de iyi eğlendik derken birkaç saat sonra Ümit yine balonla fakat başka bir fikirle geldi. Konfeti balonu yapmak istiyormuş. Anneden ve anneanneden gerekli izinler alındıktan sonra planı uygulamaya koyduk. Ümit delikli zımba ile konfeti hazırlamaya başladı. Hazırlanan konfetileri balona huni yardımıyla koyduk ve sonra balonu şişirdik. Nefes boruma kaçan konfetileri çıkardıktan sonra sıra Serkan'ın balonu patlatmasına gelmişti. Ümit herkesi oturma odasına topladı, Serkan da oyuncak arabasını kurup, tekerleklerini balona yaklaştırmaya başladı. Bu sırada planında düşünmediği bir nokta birden aklına geldi ve 'Birisi kulaklarımı tıkasın!' diye bağırmaya başladı. Neyse ki araba ile patlatma planı işe yaramadı. Bunun yerine klasik olan tirbuşon yöntemini kullanmaya karar verdik ve bununla oldukça başarılı sonuçlar aldık. Şimdi Ümit'le Serkan yeni balon planları üretmekle meşgul ve ben de balon şişirmediğim zamanlarda bu yazıyı yazmaya çalışıyorum.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Ümit ve Serkan (11)

Akşam eve geldim ve bilgisayarda mesajlarıma bakıyordum. Ümit yanıma geldi ve bir şeyler anlatmaya başladı. Harçlığıyla aldığı hediyeyi anlatıyordu. Ben de dikkatle dinliyordum. Çok hızlı konuştuğundan olayı tümüyle kavrayamıyordum ama. Değerli taşlardan yapılmış bir şey almış. O sırada durdu ve 'Ooo, sanırım çok fazla anlattım, bu senin için Noel sürprizi olacaktı' dedi. 'Bana mı aldın?' diye sordum. 'Evet. Şimdi anlattıklarımı unutmayı deneyebilir misin?' dedi. Emir büyük yerden, bir şekilde yapacağım artık.

Ümit ve Serkan (10)

Dün ailecek
bir doğum günü kutlaması için kısa bir video çektik. İlk denemeyi çocuklar küvette yıkanırken yaptık ama RTÜK'e takıldı. Çocuk odasında bir deneme daha yaparız derken Ümit küvette düşüp çenesini vurdu. Ciddi bir şey olmadı (biraz ağladı ama fiziksel bir şey yok) ama bundan sonra şarkı söylemekten vaz geçti. Biz de doğum günü şarkımızı ağlayarak söylemeyi teklif ettik. Ümit de buna gülmeye başlayınca bu plan da yattı. Ben kamerayı hazırlarken Serkan donunu indirip pozlar vermeye başladı. Neyse sonunda şarkımızı söyledik ve Serkan'ın dansı eşliğinde filmimizi bitirdik. Yatarken Serkan bir şey söylemek için beni çağırdı. Şöyle bir konuşma oldu:

Serkan: Ahmet'in kızı var mı?
Ben: Evet.
Serkan: O zaman o sahneleri çıkar filmden.
Ben: Tamam.

Ne yazık ki filmi çoktan göndermiştim.

18 Kasım 2011 Cuma

Beni öldürmeyen şey beni hasta eder!

Geçen hafta bir program kurmak için Münster tarafında bir müşteriye gittim. Münster'e kadar 15 dakikalık rötar dışında bir sorun yoktu. Warendorf'a gidecek trenim için 20 dakikalık zamanım olduğundan bu gecikmeyi dert etmedim. Münster'e geldiğimde ilk sürprizle karşılaştım, bütün istasyon inşaat halindeydi. İkinci sürpriz biraz daha nahoştu, Warendorf bağlantısı iptal edilmişti. İstasyon görevlilerinden Warendorf'a giden otobüsü öğrenip yola çıktım. Durakta beklerken ve otobüste gördüğüm kadarıyla bütün şehir bisiklet doluydu. Söylentiye göre bu şehirde bisikletli ezen araç sahibi olay yerinde öldürülür, dava ise sonra görülürmüş. Warendorf'ta da otobüsü kaçırdığım için taksi tutmaya karar verdim. Daha sonra bu taksi tutma işini bütün 3 gün boyunca uyguladım.
İlk gün programın kurulumu iyi gitmedi. Veritabanında sorun vardı. Akşam 7 gibi ertesi gün devam etme kararını verdik. Otelde uzun bir gecenin beni beklediği belli olmuştu. Otel kırsal bir alana kurulmuştu. Gündüz güzel bir ortam olduğuna eminim ama ilk gün güneşi sadece ulaşım esnasında görebildim. Odamda önce veritabanını sisteme yüklemeye başladım. İşlemin 4 saatten fazla süreceğini görünce yatmaya karar verdim. Saat 2'de uyandığımda işlem bitmişti. Bana verilen veritabanı rutinlerini düzeltmem  4'ü buldu. Ondan sonra da pek uyuyamadım zaten.
Şirkete geldiğimde güzel bir sürpriz beni bekliyordu. Veritabanı akşamdan hazırlanmıştı. En azından daha hazır bir şekilde bir önceki güne dönebilmiştik. Öğlene doğru kurulumun ilk kısmı bitmişti. Artık önümde bir engel kalmamıştı. Ta ki müşterim toplantıdan çıkıp da yanıma gelene kadar. Toplantılarının uzayacağı için ziyaretimi bir gün daha uzatmamı istiyordu. Otel ve dönüş organizasyonlarını yapmaları için bizim şirketi aradım. Akşama doğru bilgiler bana ulaştı. Geceleyeceğim yer bu sefer Versmuld'da 4 yıldızlı normal bir oteldi. Bu sefer sakin bir gece oldu.
Son gün omuzumda dizüstü bilgisayarla üretim kontrol bilgisayarları arasında koşturarak olayı bitirdim. Öğlen yemeğini şirkette yedim ve ardimda mutlu bir müşteri bırakarak yola çıktım. Warendorf'a kadar sorunsuz geldim. Trenimin gelmesine daha 2 saat vardı ve ben de biletimi alıp şehirde biraz gezmeye karar verdim. Otomata rezervasyon numarasını girdiğimde bana sadece koltuk rezervasyonları için kartlar verdi ama tren bileti vermedi. Makineyle tartışmanın bir anlamı olmadığını düşünerek rezervasyonu yapan arkadaşı aradım. Bana heralde eski biletle binebileceğimi anlattı. Aklıma yatmadı pek ama neyse dedim. Münster'e giden tren sonunda geldi ama planda yazan tren değildi. Trenin geldiği hat doğru, saati doğru, gittiği yer doğru, o zaman doğru tren olmalı deyip bindim. Tren duraktan önce 'sonraki durak Münster, lütfen herkes insin' diye anons yaptı fakat çevre pek Münster'e benzemediğinden inmedim. Sonraki durakta da aynı anonsu yapınca, bu anonslara kulak asmamaya karar verdim. Doğru anons ancak 4. durakta geldi. İstasyondaki inşaat hala devam ediyordu.
Danışmaya gidip biletimin durumunu anlattım ve ne yapmam gerekiyor diye sordum. Görevli bayan bana yeni bilet almam gerektiğini söyledi. Yanımda para kalmadığı için bileti kartla ödedim. Pahalı olmasına rağmen aktarmalı gitmeye karar verdim. Bu durumda koltuk rezervasyonlarımı kullanabilecek ve eve 1 saat daha erken gelecektim.
Trene bindiğimde sürprizlerin bitmediğini, aksine yeni başladığını anladım. Benim yerimde birisi oturuyordu. Çekinerek rezervasyonu olup olmadığını sordum. Kadın hemen yok diyerek kalktı ve bir sonraki boş yere oturdu. Garip gelmişti, çünkü koltukların üzerinde elektronik ekranlarda koltukların hangi şehirler arasında rezerasyona tabi olduğu yazar. Ekrana baktığımda sorunu anladım. Hepsinde de 'sahibine terk edin' anlamına gelen bir şey yazıyordu yani sistem çalışmıyordu. Alman demir yolları hangi koltuğun boş olduğunu bilmiyordu.
Köln'e gelmeden önce tren bizim eski banliyö trenleri gibi dolmuştu. Artık kimse rezervasyona bakmıyordu. Köln'e 10 dakika rötarla varacağımız anons edildi. Bu durumda aktarmamı 5 dakika ile kaçıracaktım. Keşke aktarmasız bilet alsaydım diye düşündüm.
Daha sonra aktarmamın bizim treni bekleyeceği anonsu geldi. İyi haberdi, eğer bu trenden inebilirsem ama. Neyseki bütün koridor Köln'de indi. Kölner Dom'u göz ucuyla keserek bir sonraki trene koşmaya başladım. Bir gün Dom'u kesinlikle ziyaret edeceğim. Kendi koltuğumdan oldukça uzak bir yerde bir sonraki trene binebildim. Bonn'a gelmeden az önce koltuğuma ulaşabildim, rezervasyon sistemi burada çalışıyordu.
Yolculuğun gerisi olaysız geçti. Ertesi gün şirkette harcamaları dengeledik. Tren biletimin parası da ödendi. Bu yolculuktan sonuçta 40 € karla döndüm ama delirmekten de kıl payı kurtuldum.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Doğum günü paradoksu

Bu paradoks ile lisede tanışmıştım. Problem kısaca şöyle: Bir toplulukta en az iki kişinin aynı doğum gününe sahip olması ihtimalinin 0.5'ten daha büyük olması için o toplulukta en az kaç kişi olmalıdır? Bu sorunun çözümü 1'den herkesin farklı doğum günlerine sahip olması ihtimalinin çıkarılması ile bulunabilir. Tabii ki her doğum gününün eşit olasıklı olduğunu var sayıyoruz. Ayrıntılı işlemler için wikipedia adresine bakabilirsiniz. Bu işlemler yapıldığında 23 gibi beklediğimizden oldukça küçük bir sonuç çıkıyor. 
Üniversite'de hazırlık okurken bir arkadaşımla böyle bir iddiaya girmiştim. Sınıfta 36 kişi vardı ve ben en az iki kişi aynı doğum gününe sahiptir demiştim. Kazanma ihtimalimi yüzde seksenden fazla olarak hesaplamıştım. Arkadaşımın bu paradokstan ve çözümünden haberi yoktu. Sonunda ilahi adalet yerini buldu ve iddiayı kaybettim. Bu olayın intikamını yıllar sonra Almanya'da kriptografi dersinde aynı konuyu işlerken alabildim. Hoca olasılığın yüzde elliden fazla olması için kaç kişi gerekir diye sordu. Ben de cevabı söyledim. Pek inanan çıkmadı. Hoca da bir deney yapalım dedi. Sınıfta 30 kişiden fazla insan vardı. Kısa süre sonra ilk çift bulundu. Yanımda oturan arkadaşla aramda şöyle bir konuşma geçti:

Arkadaş: Sadece bir tesadüf!
Ben: Kesinlikle.

Ümit ve Serkan (9)

Bugün çocuklarla bahçede dokülmüş yaprakları saplarından ayırdık ve sapları henüz bilmediğim bir sebepten ötürü toplayıp kutularda sakladık. Heralde onları el işi projelerinde kullanacaklar. Kurbanlarımız ceviz yapraklarıydı. Önce Serkan bana bahçe makasıyla sapları nasıl keseceğimi gösterdi. Sapla yaprağın birleştiği yerden kesmem gerekiyormus. Sonra beni ufak bir kova ile alt taraftaki yaprakların arasında bırakıp üst tarafa gittiler. Bir süre sonra Serkan yanıma gelip yaptığım işe baktı ve şöyle dedi: 'Hey, pek akıllıymışsın sen, bir defada anlamışsın anlattıklarımı'. Bunu duyunca tabii ki daha bir istekle çalışmaya başladım. Ta ki yaşlı eklemlerim isyan edene kadar, yani aşağı yukarı 5 dakika.

6 Kasım 2011 Pazar

Ümit ve Serkan (8)

Bugün Katja'nın dersi olduğu için çocuklarla yürüyerek (ehliyetim yok) kaynanamın evine gitmek zorunda kaldık. Ümit bütün sabah pastaneden kek almanın planlarını yapıyordu. Planın bir zayıf noktası vardı, o da o saatlerde Astrid'in o pastanede olması ihtimalinin yüksek olmasıydı. Haftasonları Astrid ve babası yüzmeden dönünce öğle yemeğinden önce bir kahve içip eve geçiyorlar. Ümit, Eğer Astridlere yakalanırsak keki Astrid'in babası ödeyecek diye korkuyordu. Buna karşı da bir plan yapıldı. Ben ve Serkan pastaneye uğramadan okul bahçesine geçeceğiz, Ümit de keki alacak, parayı ödeyip pastanenin arka kapısından sıvışıp okul bahçesinde bizimle buluşacak. Pastaneye yaklaşırken bizimkiler hırsız gibi parmaklarının ucunda meydanı geçmeye başlayınca pastanenin içinde oturmakta olan Astridler bu komik manzarayı tabii ki gördüler. Plan suya düşmüştü. İçeri girdik. Ümit kek almaya giderken Astrid de kalktı ve ben ödeyeyim dedi. Ümit kızdı, olmaz filan dedi ama Astrid olayı anlayamadığı için yine de ödedi. Ümit'e de sen de bana doğumgünü hediyesi alırsın diyerek sorunu kendince çözdü. Ondan sonra kalktık ve pastaneden çıktık. Ümit yol boyunca Astrid'e en kötü ne hediye edebileceğinin planlarını yaptı. Pembe bir barbie'de (Astrid pembeyi sevmiyormuş) karar kıldı. Akşama doğru Astrid bize uğradığında her şey çoktan unutulmuştu ve kahkahalar eşliğinde dedikodu yapıldı.

30 Ekim 2011 Pazar

Ümit ve Serkan (7)

Haftasonları çocuklar komşumuz Astrid'in peşini bırakmaz. Katja ile Astrid 5 dakika yalnız konuşamazlar. Bütün hafta yaptıklarını ona göstermek isterler. Ümit bu sefer tahtadan yaptığı kendi tasarımı olan robot arabayı gösterdi. Bu sırada birden şöyle bir konuşma duydum:
Ümit: Astrid, geçen noelde aldığın pembe kazağı giyiyor musun?
Astrid: Hangi kazak?
Ümit: Hani sana hediye edilen kazak.
Astrid: Hatırladım şimdi. Yok, onu hiç giymedim.
Ümit: Çok iyi yapmışsın. Hiç güzel değildi o. Bence başka bir tane al sen.

Bu çocuğun Y kromozomlarından şüpheleniyorum bazen.

23 Ekim 2011 Pazar

Ümit ve Serkan (6)

Landau hayvanat bahçesinde soğuk havaya rağmen güzel bir gün geçirdik. Son istasyonumuz olan kaplan alanından önce çocuklar kendilerine içinde düdük oyuncağı olan şekerlemelerden aldılar. Bu andan itibaren hayvanat bahçesinde Ümit ve Serkan'dan başka eğlenen yoktu sanırım. Sonunda kaplanları da gördük ve eve dönme hazırlıklarına başladık. Bu sırada hayvanat bahçesinin müdürü bize doğru geldi ve aşağıdaki sahne yaşandı.


Video'da kaplan huzursuz bir şekilde volta atarken arka fonda bizim çocukların düdük konseri duyuluyor.  Müdür çocukların bize ait olup olmadığını sordu ve evet cevabının ardından etraftaki herkesin rahatsız olduğunu ve düdüklerin hayvanat bahçesinden çıkana kadar yasaklandığını söyledi. Çocukları hiç bu kadar sessiz görmemiştim. Düdükler sessizce ceplere konuldu ve adam da yoluna devam etti. Çocuklar onu hatırlamadı galiba ama 4 yıl kadar önce hayvanat bahçesine gittiğimizde çocuklar ağaçlarla oynarken (bir başka bakış açısına göre dalları kırarken) de aynı adam bizimkilere buna benzer bir fırça atmıştı. Adam gidince Serkan Ümit'e yaklaştı ve kulağına 'Bu adamı öldüreceğim. Aslanlara yedireceğim' dedi. Arabaya bindiğimizde vuvuzela konseri yeniden başladı tabii ki.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Ümit ve Serkan (5)

Çocuklar bir kaç gündür uzaktan kumandalı helikopterleriyle bahçede oynuyorlardı. Daha çok alan olduğu için daha kolay oluyordu. Ta ki bu sabah helikopter komşunun bahçesine inene kadar. Çocuklara komşunun zilini çalın ve ondan isteyin dedim ama Serkan hemen kendi planlarını yapmaya başladı. Önce uzaktan kumandayla helikopteri yeniden havalandırıp bizim bahçeye uçurmayı denediler. Başarısız bir deneme oldu. Sonra uzanıp helikopteri almayı denediler. Bu deneme de başarısız oldu. Sonra başka aletlerle uzanıp helikopteri almayı denediler. Eğer komşuya gitmezlerse alamayacaklarını söyledim ve de geç kalırlarsa komşunun köpeği helikopteri bulabilir dedim. Bu tehdit iki türlü etkili oldu. Ümit hem komşuya gitmeye razı oldu hem de köpekten korktuğu icin Serkan'ın planlarına daha çok inanmaya başladı. Köpeğin Ümit'e saldırmayacağını söylememden sonra Ümit komşuya gitmeye razı oldu ama Serkan utangaç olduğundan daha garip planlar üretmeye başladı. Mike dört kanat daha bulursa planörünü bitirebilecek ve o planörle helikopteri kurtarabileceklerdi. Bir başka plan ise görünmez tuğlalarla köpeği oyalayıp helikopteri bahçeden alıp kaçmaktı. Daha büyük bir şantaj gerekiyordu ve artık 'Angry Birds' oynayamayacaklarını söyledim. İkisi de komşuya gittiler ama Serkan yarı yoldan dönüp posta kutusunda ne varsa eve getirdi. Bunlar oradayken gidemezmiş. Bu sırada komşu eve yeni gelmiş ve Ümit yolda ona her şeyi anlatmış. Komşu da Ümit'e helikopteri vermiş. Helikopter kurtulunca Serkan da büyük bir rahatlıkla bahanelere yenilerini eklemeye başladı. Komşu zaten evde değildi, bunu bildiği için gitmek istememiş.

11 Ekim 2011 Salı

Dynamikum (5)

Bu çanta burada gördüğüm en ilginç şeydi ama ne yazık ki olayı iyi anlatan bir video çekmemişim. Bu çantanın içinde bir gyroscope var ve düz bir şekilde yürürken hiç bir şey olmuyor. Fakat düz giderken sağa ya da sola dönmeye kalktığımızda çanta kendi kafasına göre bir tarafa dönmeye çalışıyor. Çok kısa bir video ama Serkan'ın çantayla boğuşmasından şüpheleniyor insan. Asıl deneyleri ise daha aşağıdaki linkten görebilirsiniz.


Gyro Briefcase

Dynamikum (4)

Bu deneyde sel dalgaları görünür hale getiriliyor. Borunun sol tarafında iki düğme var. Biri ile düşük frekanslı bir ton üretiliyor, diğeri ile de daha yüksek frekanslı. Bir ton üretildiği zaman boru içindeki beyaz parçacıkların oluşturduğu dalgalar arasındaki mesafe tonun frekansına göre değişiyor. Çocuklar ise sadece boruda duydukları sesle ilgilendiler, harekete hiç bakmadılar bile.

Dynamikum (3)

Bu alet çok hoşuma gitti. Eğik atış deneyleri için daha güzel bir şey görmedim. Karanlık bir odada bir top eğik atılıyor ve bir alet topun izlediği yörüngeyi kaydediyor. Sonra bu yorünge ekrana yansıtılıyor ve zaman ekseninde önemli ölçüm noktaları otomatik olarak işaretleniyor. Bizim çocukların atışları pek kitaplardaki eğik atışlara benzemedi ama.

Dynamikum (2)

Bu deney tipik bir kaldıraç. Yukarıdan sarkıtılmış üç ip (destek noktasına değişik mesafelerde) ile sandalyedeki yük (Bu deneyde Katja) kaldırılıyor. Tabii ki destek noktasına en yakındaki ip ile kaldırma en çok güç gerektireceğinden Ümit'in bunu becerememesi gerekiyor. Gözlüklü yaşlı adam da Ümit'e bu yönde telkinler veriyor. Fakat Ümit buna rağmen yükü kaldırıyor ve adam bizim gazetelerin deyimiyle bir 'şok' yaşıyor. Neyse ki en uzaktaki ipe asılan diğer çocuğu fark ediyor da bilim dünyası rahat bir nefes alabiliyor.


Dynamikum (1)

Dynamikum'da girişten sonra ilk köşeyi dönünce aşağıdaki pedallı hovercraft aracı vardı. Bisikletin pedallarıyla araç hafifçe yerden kesiliyor ve o zaman bir çocuk bile o koca aracı çizgi filimlerdeki gibi etrafa savurabiliyor. Çok enteresan bir şey olmasa da çocuklar çok beğendi. Zaten ben ne ilginç şeylerden ne anlarım ki?


9 Ekim 2011 Pazar

Ümit ve Serkan (4)

Bu gün çocuklar ve annenanneleriyle olağan orman gezintisine çıktık. Her zamanki yoldan giderken patikanın kenarında bir Fliegenpilz (Amanita muscaria) gördük. Bunun zehirli bir mantar olduğunu bilen Ümit gezintinin kalan kısmını anneannesine zehretmeyi başarsı. Anneanne, ben o mantara dokundum mu? Sopam dokunmuş olabilir mi? Zehir mantarın içinde mi dışında mı? Zehirlenmek için ille yemek mi gerekiyor? Daha sonra anneanne dayanamadı heralde ve acele eve gitmem gerek diye bir bahaneyle çocukları bana bırakıp kaçtı.
Akşam wikipediadan bu mantar üzerine öğrendiklerimle Ümit'i sakinleştirmeyi başardım. Çocuk hem meraklı hem de korkak. İşimiz yor olacak.

6 Ekim 2011 Perşembe

Ümit ve Serkan (3)

Bu gün de çocuklarla okulun bahçesinde top oynadık. Tabii ki önce Serkan'ın futbol kahramanlık hikayelerini dinledik. Sonra Serkan'a karşı Ümit ve ben maç yaptık. Serkan tabii ki rüzgarı arkasına alıp bizim kalenin enini sonsuza kendisininkini de epsilona yaklaştırınca çabucak yenildik. Maç önce 13'te bitecekti, sonra Serkan karar değiştirdi ve 23'e uzadı. Neden hep asal sayıları seçtiğini bilmiyorum ama maçın sonsuza uzamamasına çok sevindim.
Maçtaki en orjinal hareket ise Serkan'ın topa kayarak müdahalesiydi. Kayma kısmını beton zeminde atladı ve daha çok müdahale anını çalıştı. Topu yere koyuyor ve kendisi de yere yatıyor. Ayağı topa uzanacak şekilde yan yatmış pozisyonunu alıyor. Bu sırada rüzgar topu daha ileri atıyor ve Serkan da yere yan yatmış şekilde topun peşinde sürünüyor. Böylece boş geçmiş bir tatil günü de kahkahalarla kurtulmuş oluyor.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Tatilin ikinci günü

Sonunda hava sonbahar normallerine döndü. Hemen hemen bütün öğleden sonra kapalıydı ama yağmur yağmadı. Bu durumda doğal parka gitmeye karar verdik. Hem ben biraz fotoğraf çekebilecektim hem de çocuklar için oldukça iyi oyun imkanları vardı. Önce çocuklarla basit bir 'roller coaster'a bindik. Sonunda benim binebileceğim bir oyuncak yapmışlar. İstendiği zaman frenlenebiliyor. Çocuklar fren işinden hiç hoşlanmadılar ama ben de yol üzerindeki frenleme işaretlerini göstererek karizmayı kurtarmaya çalıştım. Başarılı olduğumu hiç sanmıyorum. 
Daha sonra çocuklar korsan kalesinde oynamaya gittiler, ben de yırtıcı kuşlar gösterisini seyrettim. Rudi Carell'i andıran bir Hollandalı aynı tarzda bir gösteri sundu. Baykuş, şahin, kartal ve akbabaların alçaktan uçuslarını ve avlarını yakalamalarını gördük. Çocuklar da gösterinin çeşitli kısımlarında yardımcı oldular. Bir ara Ümit ve Serkan da bize katıldı ve bır kartalın başımızın hemen üzerinden uçuşunu gördüler.
Akşam bubble saga oynarken Serkan'a yakalandım. Oyunun hoşuna gittiğini, haftasonu alıştırmalara başlayabileceğini (aynen böyle dedi) söyledi. Sonra da hemen herkesin metal bilyelerle oynadığı denge oyuncağının su ile oynanan bir türünü gösterdi. Resmi aşağıda:


Yelken yardımıyla sağ alttan azıcık su koyuluyor. Sonra o su sol üstteki delikten dışarı atılmaya çalışılıyor. Eğer çocuğunuzun el becerilerini geliştirmesini ve aynı zamanda bütün evi ıslatmasını istiyorsanız tam size göre bir oyuncak.

4 Ekim 2011 Salı

Ümit ve Serkan (2)

Geçen gün Ümit okulda 12 yapraklı yonca bulduklarından bahsediyordu. Nasıl böyle bir şey bulabildiklerini sorduğumda şaka yaptığını söyledi. Aslında üç tane dört yapraklı yonca bulmuşlar. Tabii deyip geçtim. Hemen hemen imkansız oldukça imkansızdan daha akla yatkın ne de olsa.

2 Ekim 2011 Pazar

Ümit ve Serkan (1)

Bu gün çocuklarla okulun bahçesinde top oynamaya gittik. Yolda takımları kurarken Serkan şöyle bir şey anlattı:
Serkan - Ben futbol takımı ile idmana çıktım bir kere. O maçta da 18 gol attım. Maçı 18-6 kaybettik.
Ben bu sırada içimden gülmekten yerlerdeydim.
Serkan - Yok, yok, kazandık.

Korkarım Serkan'ın ilk söylediği gerçekleri yansıtıyor.

25 Eylül 2011 Pazar

Süt ve kahve karıştırma bilmecesi

Oldukça bilinen bir bilmecedir. Aynı büyüklükte iki bardak alınır. Birine süt birine kahve konur. Sonr a içinde süt olan bardaktan bir çay kaşığı süt alınır, kahve bardağına konur ve karıştırılır. Sonra sütlü kahveli bardaktan aynı çay kaşığı ile aynı miktarda karışım alınır ve sütlü bardağa geri konur ve karıştırılır. Orjinal bilmece burada işlemi keser ve şunu sorar:
Süt bardağında mı daha çok kahve vardır yoksa kahve bardağında mı daha fazla süt vardır? Yoksa ikisi de  eşit midir?

Bu sorunun çözümünde ilk başta yapılan işlemin kaç kere yapıldığının bir önemi yoktur. Yani problemin çözümünde yapılan varsayımlar geçerli olduğu sürece kaç kere ve nasıl karışımlar yapıldığı sonucu etkilemez.

Çözüm sırasında yapılan varsayım karışımların toplam miktarlarının başlangıçtaki toplam miktarlara eşit olduğu ve her adım sonunda iki bardakta da eşit miktarda karışım olduğudur.

Bu varsayımlar doğrultusunda çözüm çok kolaydır: Süt bardağındaki eksik süt tabii ki kahve bardağındadır ve bardaklardaki sıvı miktarı her adım sonunda aynı kaldığından kahve bardağında da aynı miktarda kahve eksiktir. Bu eksik kahve de süt bardağındadır.

Çözümün daha kolay anlaşılması için soruyu sıvılarla değil de 10 siyah ve 10 beyaz taşla da çözebiliriz. Ya da normal bir iskambil destesiyle (26 kırmızı ve 26 siyah kart). Bu çözümler okuyucuya alıştırma olarak bırakılmıştır.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Gleisweiler


Bu sabah havanın güzel olmasını fırsat bilip Katja'nın babasını ziyarete gittik. Önce klinikte odaya çıkıp eşyalarımızı bıraktık. Kayınpeder yemeğe indi. Katja kafeteryada çeviri işine devam etti, ben de çocukları alıp bahçeye indim.

Çocuklar daha önce buraya geldikleri için bana etrafı gezdirdiler. Sekoya ağaçlarını, fıskiyeyi filan gösterdiler. Kuş fotoğrafı çekme planım çocukların aşırı hareketli doğaları nedeniyle suya düştü hemen. Birazdan kayınpederim yanımıza geldi ve orman kenarındaki gezintimize başladık.


Çocuklar da kestane topladılar ve ellerindeki naylon poşetlerle paraşütle atlama oyunları oynadılar. Ben de dedeyle böcek fotoğrafları çektim. Katja'nın saat 3'te tercüme için birisiyle buluşması gerektiğinden fazla kalmadık orada. En kısa zamanda bu güzellikleri yine görmek için Gleisweiler'e tekrar gitmeyi düşünüyorum.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Bit pazarına nur yağdı.

Bu sabah kütüphaneden aldığımız kitapları geri vermek için Neustadt'a gittik. Kütüphaneden çıkınca gördük ki bit pazarı kurulmuş. Çoluk çocuk eski eşyalarını satıyor. Katja bana çocuklar için bir miktar para verdi ve kendisi birden kayboldu. Çocuklara istediklerini alabileceklerini ama satın alma işlemini kendilerini yapmaları gerektiğini söyledim. Daha bir dakika geçmeden iki yeni arabamız olmuştu. Daha sonra Serkan bir kitap aldı. Bir de ikisi için parmak izi alma seti aldık. Ümit durumu eşitlemek için bir şey aramaya başladı. Sonunda küçük renkli taşlardan almaya karar verdi. O tezgaha bakan kadına aynen şöyle sordu: 
-Wie viel kostet dieses Diamant?
Yani, bu elmas kaç para? Kadın şaşırdı ama bizim oyun dünyamızda parlak her taşın elmas olduğunu nereden bilsin? 
Sonra bir tane de tahta yılan alıp gittik. Tabii yolda Ümit'i o yılanın gerçek olmadığı konusunda ikna etmemiz çok kolay olmadı.

Neye niyet neye kısmet!


Bu hafta sonu hazır yağmur yağmıyorken ormanda gezip biraz fotoğraf çekeyim dedim. Kuş ve tırtıl arıyordum aslında. Bunun yerine sadece örümcek bulabildim. Ayrıca irtifa arttıkça örümceklerin boyutları da büyümeye başlayınca iyice korkmaya başladım. Simdi örümceklerin türlerini belirleyebilmek için bir kitap almayı düşünüyorum.







13 Eylül 2011 Salı

Ahmet patron da evlendi

Oldukça karışık bir organizasyondan sonra liseden sınıf arkadaşım Ahmet de evlendi. Yorlu bir yolculuktan sonra (İstanbul içinde 2 saat kadar) düğün mekanı olan Kuruçeşme Divan'a vardık. Müşerref teyze bizi oldukça iyi karşıladı. Kokteyl olayına girdik ve çıkışa yakın olan 'Özgür'ün serseri arkadaşları' anafikirli masamızda yerimizi aldık. Yalnız masa konusunda Tolga'ya verilen sözün tutulmamış olması da dikkatten kaçmadı. Saat sekiz buçukta gelinle damat merdivenlerde gözüktü, Karayip Korsanları müziği eşliğinde. Nikah, şahitler huzurunda Kadıköy belediye başkanının verdiği yetki ile kılındı ama bu duruma kimse itiraz etmedi. Daha sonra yeni evli çift misafirlere bir dans gösterisi sundular. Bu sırada bizim masanın eksik kadrosu da tamamlanmıştı ve biz de masamıza geçip yemeğe başladık. Bir ara gelinle damat masamıza uğradı ve topluca aşağıdaki fotoğrafı çektirdik. Foroğrafçı kız resimleri getirdiğinde farkettik ki sadece benim gözler kapalı çıkmış. Sağ olsunlar photoshop ile maymunun gözlerini açtılar.


Daha sonra Star Wars teması eşliğinde pasta geldi. Bir ara Alper'i dansa davet ettiler. İlk önce yok mok dediyse de daha sonra kendisini halay ekibinin başarısı için varını yoğunu ortaya koyarken gördük. Biz de daha fazla kalmadık ve herkes İstanbul'un çeşitli yerlerine dağıldı. Sonuçta soundtrack'i ile yıllarca hatırlanacak güzel bir düğün oldu.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Hells Angels

Eylül başında liseden bir arkadaşımın düğünü nedeniyle İstanbulda'ydım. Çocuklar ise okulları devam ettiği için Almanya'da kaldılar. İstanbul'da 30 derece hava sıcaklığı varken ben Almanya'da yağmur yağıyor sanıyordum. Bu resimlere bakılırsa cehennem sıcakları kısa süre için de olsa Almanya'yı da vurmuş.



30 Ağustos 2011 Salı

Trick ya da fizik

Trick, Serkan ve Ümit'le aramızda kullandığımız bir kelime. Neden ya da nasıl olduğunu açıklayamadığımız veya açıklamak istemediğimiz şeyler için kullanıyoruz. İlüzyonist numaraları gibi ama çok normal şeyler için de kullanıyoruz bunu. Bir iki gündür onlara su ve hava ile basit fizik deneylerini trick diye satıyorum. İlk önce küvette boş bardağın içine kağıt mendil koyup ağzı aşağıya gelecek şekilde tamamen suyun içine soktum. Mendilin kuru kaldığını görünce biraz şaşırdılar. Bugün de yatmadan önce içi su dolu bardağın ağzını kağıtla kapatıp bardağı ters çevirme deneyini yaptık. Üzerinde su olan ve altında bir şey olmayan kağıt yere düşmeyince biraz şaşırdılar. Önce Serkan deneyi başarıyla yapıp gülmeye başladı. Sonra Ümit'e nasıl yapacağını anlattı ve Ümit de yaptı. Serkan hemen bu trick'i kendi numarası olarak pazarlamaya başlerken Ümit kağıdın neden düşmediğini sormaya başladı. 'Bunu okulda öğreneceksiniz' deyip ikisini de yatağa gönderdim.

28 Ağustos 2011 Pazar

Atıl Felix

Felix kaynanamın yeni kedisi. Kaynanamın bir kedide aradığı her özelliğe de sahip. Siyah, erkek yavru kedi. Yeni yeni bahçeye çıkmasına izin veriyorlar. Ben de fotoğraf makinesi aldığımdan beri bahçede sık sık böcek safarisine çıktığımdan çok karşılaşıyoruz. Hatta peşimden ayrılmıyor bile diyebilirim. Tabii ki bu davranış benim avımın genelde kaçmasına yarıyor ama karşılığında daha komik sahneler çekebiliyorum.







26 Ağustos 2011 Cuma

Mugglelar her yerde

Büyü yapamayan insanların yanında büyü yapmak gerçekten çok sakıncalı olabiliyor. İş hayatında bazen karşılaştığım bir durum:
 Servis elemanı içeri girer ve müşterideki bir makinenin doğru çalışmadığını anlatır. Bazı sorularıma cevap verir. Geri kalan cevapları almak için makineye bağlanırım. Servis elemanı da omuzumun üzerinden neler yaptığımı seyretmeye başlar. Genelde birkaç dakika sonra olay anlaşılır ve kısa yoldan sorunu çözerim. Sonuçta beni bekleyen 'daha önemli' işlerim vardır. Sorun çözülmüştür, herkes mutludur.
Birkaç gün sonra aynı servis elemanı bu sefer müşterinin yanından arar. 'Makinede geçenki gibi bir sorun var bakabilir misin?' der. Makineye bakarım ama bir terslik olduğu hemen bellidir. 'Müşteri bu makineyi nasıl bu hale getirdi?' diye sorarım. O da anlatmaya başlar:
'Geçen seferki gibi bir hata vardı. Ben de senin geçen sefer yaptığını yaptım. Sonra böyle oldu'.
O anda durumu anlarım. Ne de olsa benim hatam. Elemana şöyle derim:
'Benim dediğimi yap. Yaptığımı yapma.'

23 Ağustos 2011 Salı

Musteri genleri

Tipik musteri tepkileri demek cocuklukta gelisiyormus. Gecen printerin icine camasir mandali dustugunde tabii ki calismiyordu. Umit de bu sirada her zamanki gibi bir seyler anlatiyordu. Ben de ona "oglum printer bozuk" dedim. Umit de aninda "Ben bir sey yapmadim. Serkan yapti." diye savunmasini verdi. Cocuklarin gelecege yeterince hazir oldugunu gormek cok guzel.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Almanya'da calismak cok tehlikeli

Ise giderken her gun gectigim koy. Almanya'da trenlerin durmadan yolcu indirip bindirdigi tek istasyon bu.

Nezaket

Pazartesi gunleri cocuklarin pazar gunu aldiklari harcliklari harcama gunudur. Trenden inip eve dogru yuruyorum, o sirada yanimda bir araba duruyor. Katja ve cocuklar alisveristen donuyorlar. Son yuz metreyi yurumek zorunda degilim, harika. Biniyorum ve cocuklarin sorulari basliyor. Bak ne aldim? Bunu gordun mu? Bu sirada Serkan, aldigi keklerden yemek isteyip istemedigimi soruyor. Ben de bu sefer evet diyorum. Bunun uzerine Serkan'dan hayir cevabini aliyorum. Sanirim ikimiz de bu cevaplari beklemiyorduk.