28 Kasım 2011 Pazartesi

Ümit ve Serkan (11)

Akşam eve geldim ve bilgisayarda mesajlarıma bakıyordum. Ümit yanıma geldi ve bir şeyler anlatmaya başladı. Harçlığıyla aldığı hediyeyi anlatıyordu. Ben de dikkatle dinliyordum. Çok hızlı konuştuğundan olayı tümüyle kavrayamıyordum ama. Değerli taşlardan yapılmış bir şey almış. O sırada durdu ve 'Ooo, sanırım çok fazla anlattım, bu senin için Noel sürprizi olacaktı' dedi. 'Bana mı aldın?' diye sordum. 'Evet. Şimdi anlattıklarımı unutmayı deneyebilir misin?' dedi. Emir büyük yerden, bir şekilde yapacağım artık.

Ümit ve Serkan (10)

Dün ailecek
bir doğum günü kutlaması için kısa bir video çektik. İlk denemeyi çocuklar küvette yıkanırken yaptık ama RTÜK'e takıldı. Çocuk odasında bir deneme daha yaparız derken Ümit küvette düşüp çenesini vurdu. Ciddi bir şey olmadı (biraz ağladı ama fiziksel bir şey yok) ama bundan sonra şarkı söylemekten vaz geçti. Biz de doğum günü şarkımızı ağlayarak söylemeyi teklif ettik. Ümit de buna gülmeye başlayınca bu plan da yattı. Ben kamerayı hazırlarken Serkan donunu indirip pozlar vermeye başladı. Neyse sonunda şarkımızı söyledik ve Serkan'ın dansı eşliğinde filmimizi bitirdik. Yatarken Serkan bir şey söylemek için beni çağırdı. Şöyle bir konuşma oldu:

Serkan: Ahmet'in kızı var mı?
Ben: Evet.
Serkan: O zaman o sahneleri çıkar filmden.
Ben: Tamam.

Ne yazık ki filmi çoktan göndermiştim.

18 Kasım 2011 Cuma

Beni öldürmeyen şey beni hasta eder!

Geçen hafta bir program kurmak için Münster tarafında bir müşteriye gittim. Münster'e kadar 15 dakikalık rötar dışında bir sorun yoktu. Warendorf'a gidecek trenim için 20 dakikalık zamanım olduğundan bu gecikmeyi dert etmedim. Münster'e geldiğimde ilk sürprizle karşılaştım, bütün istasyon inşaat halindeydi. İkinci sürpriz biraz daha nahoştu, Warendorf bağlantısı iptal edilmişti. İstasyon görevlilerinden Warendorf'a giden otobüsü öğrenip yola çıktım. Durakta beklerken ve otobüste gördüğüm kadarıyla bütün şehir bisiklet doluydu. Söylentiye göre bu şehirde bisikletli ezen araç sahibi olay yerinde öldürülür, dava ise sonra görülürmüş. Warendorf'ta da otobüsü kaçırdığım için taksi tutmaya karar verdim. Daha sonra bu taksi tutma işini bütün 3 gün boyunca uyguladım.
İlk gün programın kurulumu iyi gitmedi. Veritabanında sorun vardı. Akşam 7 gibi ertesi gün devam etme kararını verdik. Otelde uzun bir gecenin beni beklediği belli olmuştu. Otel kırsal bir alana kurulmuştu. Gündüz güzel bir ortam olduğuna eminim ama ilk gün güneşi sadece ulaşım esnasında görebildim. Odamda önce veritabanını sisteme yüklemeye başladım. İşlemin 4 saatten fazla süreceğini görünce yatmaya karar verdim. Saat 2'de uyandığımda işlem bitmişti. Bana verilen veritabanı rutinlerini düzeltmem  4'ü buldu. Ondan sonra da pek uyuyamadım zaten.
Şirkete geldiğimde güzel bir sürpriz beni bekliyordu. Veritabanı akşamdan hazırlanmıştı. En azından daha hazır bir şekilde bir önceki güne dönebilmiştik. Öğlene doğru kurulumun ilk kısmı bitmişti. Artık önümde bir engel kalmamıştı. Ta ki müşterim toplantıdan çıkıp da yanıma gelene kadar. Toplantılarının uzayacağı için ziyaretimi bir gün daha uzatmamı istiyordu. Otel ve dönüş organizasyonlarını yapmaları için bizim şirketi aradım. Akşama doğru bilgiler bana ulaştı. Geceleyeceğim yer bu sefer Versmuld'da 4 yıldızlı normal bir oteldi. Bu sefer sakin bir gece oldu.
Son gün omuzumda dizüstü bilgisayarla üretim kontrol bilgisayarları arasında koşturarak olayı bitirdim. Öğlen yemeğini şirkette yedim ve ardimda mutlu bir müşteri bırakarak yola çıktım. Warendorf'a kadar sorunsuz geldim. Trenimin gelmesine daha 2 saat vardı ve ben de biletimi alıp şehirde biraz gezmeye karar verdim. Otomata rezervasyon numarasını girdiğimde bana sadece koltuk rezervasyonları için kartlar verdi ama tren bileti vermedi. Makineyle tartışmanın bir anlamı olmadığını düşünerek rezervasyonu yapan arkadaşı aradım. Bana heralde eski biletle binebileceğimi anlattı. Aklıma yatmadı pek ama neyse dedim. Münster'e giden tren sonunda geldi ama planda yazan tren değildi. Trenin geldiği hat doğru, saati doğru, gittiği yer doğru, o zaman doğru tren olmalı deyip bindim. Tren duraktan önce 'sonraki durak Münster, lütfen herkes insin' diye anons yaptı fakat çevre pek Münster'e benzemediğinden inmedim. Sonraki durakta da aynı anonsu yapınca, bu anonslara kulak asmamaya karar verdim. Doğru anons ancak 4. durakta geldi. İstasyondaki inşaat hala devam ediyordu.
Danışmaya gidip biletimin durumunu anlattım ve ne yapmam gerekiyor diye sordum. Görevli bayan bana yeni bilet almam gerektiğini söyledi. Yanımda para kalmadığı için bileti kartla ödedim. Pahalı olmasına rağmen aktarmalı gitmeye karar verdim. Bu durumda koltuk rezervasyonlarımı kullanabilecek ve eve 1 saat daha erken gelecektim.
Trene bindiğimde sürprizlerin bitmediğini, aksine yeni başladığını anladım. Benim yerimde birisi oturuyordu. Çekinerek rezervasyonu olup olmadığını sordum. Kadın hemen yok diyerek kalktı ve bir sonraki boş yere oturdu. Garip gelmişti, çünkü koltukların üzerinde elektronik ekranlarda koltukların hangi şehirler arasında rezerasyona tabi olduğu yazar. Ekrana baktığımda sorunu anladım. Hepsinde de 'sahibine terk edin' anlamına gelen bir şey yazıyordu yani sistem çalışmıyordu. Alman demir yolları hangi koltuğun boş olduğunu bilmiyordu.
Köln'e gelmeden önce tren bizim eski banliyö trenleri gibi dolmuştu. Artık kimse rezervasyona bakmıyordu. Köln'e 10 dakika rötarla varacağımız anons edildi. Bu durumda aktarmamı 5 dakika ile kaçıracaktım. Keşke aktarmasız bilet alsaydım diye düşündüm.
Daha sonra aktarmamın bizim treni bekleyeceği anonsu geldi. İyi haberdi, eğer bu trenden inebilirsem ama. Neyseki bütün koridor Köln'de indi. Kölner Dom'u göz ucuyla keserek bir sonraki trene koşmaya başladım. Bir gün Dom'u kesinlikle ziyaret edeceğim. Kendi koltuğumdan oldukça uzak bir yerde bir sonraki trene binebildim. Bonn'a gelmeden az önce koltuğuma ulaşabildim, rezervasyon sistemi burada çalışıyordu.
Yolculuğun gerisi olaysız geçti. Ertesi gün şirkette harcamaları dengeledik. Tren biletimin parası da ödendi. Bu yolculuktan sonuçta 40 € karla döndüm ama delirmekten de kıl payı kurtuldum.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Doğum günü paradoksu

Bu paradoks ile lisede tanışmıştım. Problem kısaca şöyle: Bir toplulukta en az iki kişinin aynı doğum gününe sahip olması ihtimalinin 0.5'ten daha büyük olması için o toplulukta en az kaç kişi olmalıdır? Bu sorunun çözümü 1'den herkesin farklı doğum günlerine sahip olması ihtimalinin çıkarılması ile bulunabilir. Tabii ki her doğum gününün eşit olasıklı olduğunu var sayıyoruz. Ayrıntılı işlemler için wikipedia adresine bakabilirsiniz. Bu işlemler yapıldığında 23 gibi beklediğimizden oldukça küçük bir sonuç çıkıyor. 
Üniversite'de hazırlık okurken bir arkadaşımla böyle bir iddiaya girmiştim. Sınıfta 36 kişi vardı ve ben en az iki kişi aynı doğum gününe sahiptir demiştim. Kazanma ihtimalimi yüzde seksenden fazla olarak hesaplamıştım. Arkadaşımın bu paradokstan ve çözümünden haberi yoktu. Sonunda ilahi adalet yerini buldu ve iddiayı kaybettim. Bu olayın intikamını yıllar sonra Almanya'da kriptografi dersinde aynı konuyu işlerken alabildim. Hoca olasılığın yüzde elliden fazla olması için kaç kişi gerekir diye sordu. Ben de cevabı söyledim. Pek inanan çıkmadı. Hoca da bir deney yapalım dedi. Sınıfta 30 kişiden fazla insan vardı. Kısa süre sonra ilk çift bulundu. Yanımda oturan arkadaşla aramda şöyle bir konuşma geçti:

Arkadaş: Sadece bir tesadüf!
Ben: Kesinlikle.

Ümit ve Serkan (9)

Bugün çocuklarla bahçede dokülmüş yaprakları saplarından ayırdık ve sapları henüz bilmediğim bir sebepten ötürü toplayıp kutularda sakladık. Heralde onları el işi projelerinde kullanacaklar. Kurbanlarımız ceviz yapraklarıydı. Önce Serkan bana bahçe makasıyla sapları nasıl keseceğimi gösterdi. Sapla yaprağın birleştiği yerden kesmem gerekiyormus. Sonra beni ufak bir kova ile alt taraftaki yaprakların arasında bırakıp üst tarafa gittiler. Bir süre sonra Serkan yanıma gelip yaptığım işe baktı ve şöyle dedi: 'Hey, pek akıllıymışsın sen, bir defada anlamışsın anlattıklarımı'. Bunu duyunca tabii ki daha bir istekle çalışmaya başladım. Ta ki yaşlı eklemlerim isyan edene kadar, yani aşağı yukarı 5 dakika.

6 Kasım 2011 Pazar

Ümit ve Serkan (8)

Bugün Katja'nın dersi olduğu için çocuklarla yürüyerek (ehliyetim yok) kaynanamın evine gitmek zorunda kaldık. Ümit bütün sabah pastaneden kek almanın planlarını yapıyordu. Planın bir zayıf noktası vardı, o da o saatlerde Astrid'in o pastanede olması ihtimalinin yüksek olmasıydı. Haftasonları Astrid ve babası yüzmeden dönünce öğle yemeğinden önce bir kahve içip eve geçiyorlar. Ümit, Eğer Astridlere yakalanırsak keki Astrid'in babası ödeyecek diye korkuyordu. Buna karşı da bir plan yapıldı. Ben ve Serkan pastaneye uğramadan okul bahçesine geçeceğiz, Ümit de keki alacak, parayı ödeyip pastanenin arka kapısından sıvışıp okul bahçesinde bizimle buluşacak. Pastaneye yaklaşırken bizimkiler hırsız gibi parmaklarının ucunda meydanı geçmeye başlayınca pastanenin içinde oturmakta olan Astridler bu komik manzarayı tabii ki gördüler. Plan suya düşmüştü. İçeri girdik. Ümit kek almaya giderken Astrid de kalktı ve ben ödeyeyim dedi. Ümit kızdı, olmaz filan dedi ama Astrid olayı anlayamadığı için yine de ödedi. Ümit'e de sen de bana doğumgünü hediyesi alırsın diyerek sorunu kendince çözdü. Ondan sonra kalktık ve pastaneden çıktık. Ümit yol boyunca Astrid'e en kötü ne hediye edebileceğinin planlarını yaptı. Pembe bir barbie'de (Astrid pembeyi sevmiyormuş) karar kıldı. Akşama doğru Astrid bize uğradığında her şey çoktan unutulmuştu ve kahkahalar eşliğinde dedikodu yapıldı.